Sıkılmanın Kıymeti

John Taylor Gatto, “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” adlı kitabında şöyle bir soru soruyor: “Kaç öğretmen gerçekte neyin parçası olduğunun farkında?”

Aynı kitabın bir başka bölümündeyse okulların çocukları düşünmemeye ittiğini ve onları her şeye bağımlı hâle getirdiğini söylüyor. Okulu hem öğrenciler hem de öğretmenler için bir hücre hapsi olarak nitelendiriyor. Ben, bu düşüncelerin 1991 yılında emekli olan bir öğretmene ait olduğunu söylemiş olayım, bu soru ve tanımlar bizim ülkemizde ‘bugün’ nasıl bir konumda yer alıyor, orasını da varın siz düşünün.

Günümüz eğitim ve öğretim sistemindeki başıboşluğu en iyi anlatan şu ifadelerse, derdimizi ayan beyan görme fırsatı veriyor bize: “Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim gençliğe karakter yerine hüner verecek ve insanı elbette aşağı canlıların hizasına indirecektir. (Türkiye’nin Maarif Davası, Nurettin Topçu).

Okullar, masumların ısrarla içeri tıkıldığı legalleşmiş bir zihin tutsaklığı mekânına dönüşmüş. Zihinleri sınırlara hapseden, öğrenciye hükümsüz faturalar kesen, faturadaki tutarı da er ya da geç ödeten bir sistem… Sakat ve hasta… Onu iyileştirmek için sancılı bir süreç gerekiyor. Aynı zamanda sancılı bir yürek… Benim amacım, şahsımdan başlayarak hemen herkesin zihnine ve kalbine küçük çekiç darbeleri vurmak suretiyle sancılı yürek sayısını artırmaktır. Cebinde ülkesinin eğitim ve öğretim durumunu dikenli bir gül gibi taşıyan, gerektiğinde dikenleriyle birlikte onu sımsıkı tutan, dert eden ve dert ettiren hüzünlü yürekler görmek istiyorum!

Alfred Adler “Çocukta Yaşamsal Sorunlar” kitabında John adında bir çocuktan söz eder: John, okulu sevmiyor, daima ilgiyi üzerine çekmek istiyor ve her türlü sorumluluktan kaçıyor. Okulda öğretmenini, evde ebeveynlerini çok üzüyor. Aşırı hareketli ve asla söz dinlemiyor. John hakkında çok önemli bir bilgi ediniyoruz kitabın ilerleyen bölümlerinde. O, bir çeteye üye olmuş. Bu çetede kendisini her yerdekinden daha mutlu hissediyormuş. Bütün kurallarına uyuyormuş, hatta ailesinin söylediklerini uygulamasına engel olacak kadar benimsemiş üyesi olduğu bu grubu. Bunun sebebinin kendisini orada önemli biri gibi hissetmesi olduğuna şüphe yok. Bu sayede diğer ortamlarda neden söz dinlemediğini, sorumluluklardan kaçtığını hatta dikkat çekmek için türlü numaralara ve atılganlıklara başvurduğunu da anlamış oluyoruz. John, pek çok öğrenci gibi okulda sıkılıyor ve önemli biri olduğunu hissedemiyor. Bizim bugünlerde başaramadığımız şey de tam olarak bu olsa gerek. Çocuklara, okula gelmelerinin bir manası olduğunu ve onlara okulda değerli ve önemli birer şahsiyet olduklarını gösteremiyoruz.

“Çocuklar sıkılıyor.” dedik fakat burada kastettiğimiz sıkılma ifadesinin işe yarar bir sıkılma olduğu zannedilmesin. Burada değindiğimiz sıkılma, kendini tanıma fırsatı bulamamış, dolayısıyla neyi iyi yaptığını henüz kavrayamamış kimselerin yaşayacağı bir sıkılmadır. Sanıyorum ki, biri kötü diğeri iyi huylu olmak üzere iki tür sıkılma var: Birincisi, şimdi söz ettiğimiz örnekte olduğu gibi kendini bilmeyen kişilerin sıkılmasıdır. Elbette kötü huyludur ve ekseriyetle miskinliğe yol açar. İkincisi, insanı bir şeyler üretmeye, yeniliğe, hayal kurmaya ve nihayetinde eyleme geçmeye yönelten iyi huylu sıkılmadır.

“21. yüzyıl…” diye başlayan klişe sözlerden hiç haz etmiyorum ama şimdi tam sırası gibi geldi bana. 21. yüzyıl, çocukların ellerinden ‘iyi huylu sıkılma’ dediğimiz şeyi aldı. Oysa sıkılmayan insan yer değiştirmez. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak olduğu yerde kalmaktan memnundur. Bir tablet, biraz oyun ve uygulama, birkaç tane de “Merhabalar arkadaşlar, kanalıma hoş geldiniz!” diyen suni dost, çocuğu koltuğa çivilemeye yeter. Ben, sıkılınca kendime oyunlar uydururdum. Hiçbir şey yapamasam, halıyı futbol sahası, misketleri top, ellerimi ise futbolcular olarak düşünürdüm. Daha da geri gidince bırakın kendi oyununu üretmeyi kendi oyuncaklarını bile üreten çocuklara rastlıyoruz. Mesela babam, tahtadan oyuncaklar yaparmış kendine. Bugünün çocuklarıysa böyle fırsatlardan yoksun kalıyor çünkü oyunu da oyuncağı da bolca mevcut, çoktan hazırlanıp çeşitleriyle birlikte önüne koyulmuş. Hâliyle “iyi huylu sıkılma” fırsatını elde edemiyor ve üretkenliğine ket vuruyor.

Çocuklara hak vermek gerekmez mi bu konuda? Sokakta arkadaşlarıyla oyun oynayan nesli ucu ucuna yakalamış olmanın kıymetini şimdi anlıyorum. Her türlü kavga gürültüye rağmen birlikte bir şeyler yapmayı öğrenme fırsatını okula dahi gitmeden yakalayabilirdiniz o günlerde. Ama bugün çocuklara diplomadan başka bir şey veremeyen okullar, onlara sadece birbirlerini geçmelerini, yan sıralarında oturan dostlarını mağlup etmelerini söylüyor. İyi huylu sıkılmaya maruz kalmadığı için farklı akıl yürütme yollarını öğrenemeyen öğrenci, beynine kodlanan yarışma yazılımları yüzünden iş birlikçi problem çözme becerisini de anlayamıyor. Jules Payot’un deyişiyle “Bellerinde can simidiyle nasıl yüzecekleri öğretildikten sonra çırılçıplak suyun ortasına atılan insanlar gibi,” oluyor onların hâli.

Herkes kendi kapısının önünü temizlese tüm mahalleler ve hatta dünya temiz olur, derler. Şayet her bir öğretmen, “Ben tek başıma bir şeyleri düzeltsem ne işe yarayacak? Esas olan eğitim sisteminin düzeltilmesi!” diye düşünmeyi bir an evvel bırakıp kendi kapısının önünü pırıl pırıl yaparsa, işte o zaman büyük değişim başlayacak. Zira sistem, biz değiştikten sonra kendiliğinden başka bir noktaya evrilmiş olacak.

Edebiyat Parçalamak

Edebiyat parçalamak, yani öznelliğe ve orijinalliğe savaş açmak… Hani sıkça karşımıza çıkan; abartılı duyguculuk, etkisi sınanmış ifadelere bel bağlama, klişelerle haşır neşir olup kolay yolu

Boyasız Ressam

İnternette bir ürün arıyordum. Sabır ve itinayla reklamlardan kaçmaya çalışırken karşıma bir şövale fotoğrafı çıktı. Şövale, yani ressam sehpası. Şık ve havalı bir malzeme olduğunu